İbrahim Yavuz Kişisel Blog

İzleyen Göz

10.08.2013
837
İzleyen Göz

BÖLÜM 1

Işık adına seçilen her şey çocuksu gülüşlerde uya­nan ve kuşların meleksi kanatlarında yeller ülkesine doğru var olmuş bir sevgi demetinin kusursuz biçim­lenişiyle yeniden uyuyan ölünesi ölümsüz masalların maviye boyalı şarkılarıdır.

İZLEYEN GÖZ

Bir düş tadındadır kalbimde uyutup büyüttüğüm şu küçük masal.

Gecenin yıldız kalemleriyle şekiller çizdiği üstü açık gökyüzünden, siyaha örtünmüş toprağın serin yatağına bir âşık bağırışıyla düşmüş ak yüzlü ay. Gök kararmış. Yer parlak bir ışıkla aydınlanmış sonsuza yanan deniz fenerleri gibi. Güneş uykudaymış henüz. Ilık ve yalnız bir uykuda. Yeşille maviyi emmiş bir ne­hir akarmış uzun vaha boyunca ıslak yelpazesinde yakamozlar biriktiren. Sonra onları boncuk boncuk yapıp, göğün oyuncu çocuklarına takdim eden. Gü­neş ve ay… İkisi de nehrin ayn yakasındaymış. Zama­nın eskiyle yeni arasında kalmış bu gizsel yerinde aşk büyüsünün kokuları duyulurmuş hep. Hüznün çana­ğında eriyen mutluluk gözyaşlarının şarkıları içilirmiş koruyucu melekler tarafından ve âşıklar birbirlerine seslenirlermiş ışık sandallarından, nehrin kenarında dipte oynaşan balıkları seyre dalmış küçük bir çocuk, kendisine doğru gülümseyerek yaklaşan pamuk yüz­lü ayı görünce sessiz bir kımıltı içinde sakin ve huzur­la kaydırmış bakışlarını parıldayan elbisesine. Ay, ya­şamın işlenişinde gözlerine yansıyan düşsel manza­ralar karşısında şaşırmamasını söyleyip büyülü bir ses tonuyla güneşe olan aşkını anlatmaya başlamış ona:

“Ben ışıklar prensesiyim. Göğün karanlık örtüsün­de görünen şu milyonlarca yıldızsa hiç kurumayıp orada öylece asılı duran gözyaşlarımdır benim. Aşkın hüzünler çoğaltan kuyusundayım. Durmadan, evet hiç durmadan akıyorum sonsuz boşlukta. Özlem ve kavuşamamak adına eriyorum her geçen gün biraz daha fazla. Işığımın gücü her ağlayışımda daha da azalıyor ve dünyayı karartıyor. Biliyorum bir gün yok olacağım şu beyaz gelinliğimin içinde. Düşsel bir aş­kı düşsel olmayan bir sonla noktalayacağını. Yazgı­mın sınırlarına taşamam. Bana yaşamam için hayat veren Tanrı’ya hiçbir şey söyleyemem ve ona karşı gelemem çektiğim acılar adına…”

Bir an sustu… Bekledi… Bekledi ve kaldığı yerden devam etti konuşmasına:

“Aşk insana sonsuz mutluluklar yanında sonsuz acılar da verir. Çaresiz kabul ediyorum kalbimin hü­zünlü bahçesinde yaşadıklarımı ve yaşatılacak olanı. Sessizlimin dikensi diliyle kanayacak bedenim; ru­humdaki ışık küçülüp sönene kadar. Karanlığın kuyu­sunda siyah gözlerle bakacağım dünyaya ve sevgili bana olan aşkından günden güne kaybedecek ateşi­nin gücünü akıttığı gözyaşlarıyla. O da küçülüp söne­cek ve mavi dünya sonsuz ölümcül bir uykuya çeki­lecek benim yüzümden. Tanrı böyle bir hüzün yaşa­mamamızı dilemişti bizden. Ama ruhlarımızda taşıdı­ğımız sevginin kutsal değerler kadar büyülü ve olağa­nüstü olduğunu görürse, yaşamlarımız ve gezegenini­zin geleceği adına yardım edeceğini söylemişti bana.” Yutkundu… Biraz bekledi ve sürdürdü konuşmasını: “Yine Tanrı, bu aşkın su kadar berrak ve bir bebek kalbi kadar tertemiz olduğunu onaylarsa eğer, sevgi­nin karşılığını tam olarak almış olacağız ve bağışlan­mış kalplerimizle güzel bebekler vereceğiz dünyaya ve insanoğluna.”

nehrin bütün balıkları bembeyaz bir ışık boyasına bürünmüş, serin suyun dışına çıkarmışlar başlarını ve bu hüzünlü hikâyeyi dinliyorlarmış sessizce. Onla­rın da minik kalplerinde bir umut ışığı yanıp duruyor­muş aşkın lirik ve kuşatan sıcaklığı karşısında…

Küçük çocuk oturduğu yerden hafif hafif doğrula­rak ellerini pamuk yüzlü ayın ağlayan gözlerine do­kundurmuş. Avuçlarında toplamış onları. Dudakları­na götürüp içmiş… İçmiş… İçmiş. Onun parlayan ışı­ğı ve hüzünlü gözyaşları ona büyülü bir güç vermiş, nehrin içine doğru ilerleyip derin sularına bırakmış kendini. Yüzmüş. Balıkların kıvraklığı kadar çevik ve hızlı. Karşı kıyıya çıkmış. Orada kendisini karşılaya­

II

cak olan başak yüzlü güneşi görebiliyormuş. Gökyü­zünün masmavi soyut denizinde sapsan heybetli bir heykel gibi duran güneş, kızgın ateşini bağrına basıp yeryüzüne inmiş. Nehrin bir yakası gece diğer yaka­sıysa gündüzmüş. Küçük çocuk gecenin serin kolla­rından gündüzün sıcak yatağına geçtiğinde, gözlerin­de büyüyen sevgi dolu bakışlara özlemiyle yanıp tu­tuştuğu aşkını anlatmış başak yüzlü güneş:

“Var olduğum ilk günden beri yorulup uykuya çe­kildiğim geceler boyunca, göğün karanlık derisini ay­dınlatan pamuk yüzlü aya âşık olarak yaşadım ve ha­lende yaşıyorum. Özlemim kaynayan ateş kuyuların­da darmadağın olup yanıp kavrulurken, hep onun se­rin dudaklarından bir kez olsun öpmek istedim. Ona sarılıp koynunda uyumayı ve düşlere dalmayı düşle­dim. O düşlerin gizli yatağında birbiri içinde kaybolur* casına sevişmek istedim onunla. Ateşimin gücü tü­kendi gitgide. Gözlerimden kopan hüznün ateş ku­şanmış gözyaşları, bedenimi eritip zayıf düşürmeye başladılar. Küçüldüm. her geçen gün daha çok küçü- lüp kendi içine kapanan bir varlığa dönüştüm. Aşk adına çektiğim bütün acılar, biliyorum ki beni özlemi­min uzağında tutacak hep ve sonsuz ölmelerin batak­lığında uyutacak. Ve yine biliyorum ki pamuk yüzlü aya yaklaşsam yanacak dudakları onu öperken. Tutu­şacak dantela saçları onları okşarken. Çıplak bedeni kavrulacak ellerimin her değişinde. Nafile… Nafile, bu illet acının kalbimde açtığı yaralara kucak vermek ve kan oturmuş gözlerimden hüzün dikenlerini kesip yok etmek. Nafile ömrümün yolsuz ve susuz sancıla­rı arasında kaybolmak istiyorum artık, ruhumun de­rinliklerine doğru uykusuz ve uyaksız dizilişlerle.”

KüçüK çocuk, pamuk yüzlü ayın gözlerinden süzü­len ve avuçlarında biriken gözyaşlarını içip kalbinde­ki çanağın kokulu bahçesinde onun için taşıyıp getir­diğini söyledi. Karşı yakada ay aynı iç çekişler ve sü- zülüşler içindeydi. Dudaklarını yanaştırdı ve öptü onu ufalmış gözlerinden. Öperken kalbindeki çiçekleri su­layıp rahatlatan pamuk yüzlü ayın gözyaşlarını onun sıcak gözyaşlarına akıttı. Karıştılar ve yapıştılar birbir­lerine. Pamuk yüzlü ay kendisine doğru gelen ılıkla­şan bir sıcaklığın farkına varmıştı. Nehrin orta yerine çekiliyordu yavaş yavaş. İkisi de derin bir buluşma noktasına akıp gittiklerinin sezgileri içinde aşkları adı­na onlara verilecek olan kutsal armağanı almayı düş- lüyorlardı. Nehrin tam ortasına ulaştıklarında taşıdık­ları bedenlerin ait oldukları yere doğru hareket ettik­lerini görmüşlerdi. Ruhları ayrılmıştı artık bedenlerin­den. Acının ve umutsuzluğun çok uzağındaydılar.

Göğe doğru kaldırdı başını. Başak yüzlü güneş, mavi cennetin boynundan sarkıyordu mutlu ateş boncukları saçarak dünyanın gündüz bölümüne. Neh­rin öte yanına çevirdi gözlerini. Pamuk yüzlü ay, göğün siyah gerdanından salkım saçak bırakmıştı kendisini çi­çek demetleri saçarak dünyanın gece bölümüne.

Gökyüzünde dizili inci taneleri gibi duran yıldızlar, bundan böyle çoğalmayacaklardı pamuk yüzlü ayın hüzne kapanmış gözlerinden düşerek. Vedanın güler- yüzlü tablosunda şimdi aşk şarkıları vardı. Sayısız ve zamansız. Geceyle gündüzün birbirlerine karışmadığı noktada ikiye ayrılmış olan nehir, ay ve güneşin ma­salsı buluşmalarıyla beraber, sarıyla beyazın döne döne diplere doğru çekilişine açmıştı kapılarını.

İndiler… İndiler. Ta en dibe indiler. Kumun okşayan beşiğine vardıklarında, özlemin derin ve gürültü­lü patlayışları eşliğinde saatlerce seviştiler. Ta ki bü­yülü bir çözülüşün düşsel sarayında uykuya çekilince- ye kadar ruhlarının yumuşacık yatağında beklediler. Küçük bir çakıl taşı parlıyordu yosunların arasında. Balık gövdesine benzeyen minicik bir çakıl taşı. Çev­resinde beyaz yıldız küşlarının uçuştuğu. Kırmızı ba­lıkların esrarengiz danslar sunduğu ve siyah yılanların hiç bilinmeyen şarkılar söyleyip durduğu.

Mutlu bir zamanın sudan aynasında yaşanmıştı bu gizem ve lirik bir duygusallık taşıyan ölümsüz aşk. Es­kiyen bir yaşamın bereketli tarlasına yepyeni bir dün­ya armağan etmişti. Küçük çocuk, nehrin sevişilerek işlenmiş portakal tadında ve yasemin kokan bahçe­sinde Tanrı’ya gülümsemekteydi. Çünkü o hayattaki son görevini bu şekilde tamamlamıştı. Olağanüstü bir aşka yeni bir yaşam vererek. Âşıkların kalplerine, hüzün kovan kuşu gibi, mutluluk çiçekleri getirip on­ları sonsuz sevgiler adına işleyerek. O, nehrin ılık ten­li kumul ve yosun tarlasında suya hayat verecek olan bir çakıl taşıydı artık, aşklar boyu yaşayacak ve yaşa­nılanı değiştirecek olan.

Çünkü…!!!

u AY GÜNEŞTEN GEBE KALMIŞTI DÜNYAYA

VE

BANA….”

ETİKETLER:
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

İbrahim YAVUZ Kişisel Blog 2012-2018 ®