İbrahim Yavuz Kişisel Blog

Kayboluşlar Kervanı

10.08.2013
1.602
Kayboluşlar Kervanı

BÖLÜM 2

KAYBOLUŞLAR KERVANIMDAYDI

RUHLAR VE BEDENLER

Düşlerin birbirine girdiği bir Kentleydi uyuduğum uyandığım yer. İnsanı, büyücül yıkanışların sularında sarhoş eden bir sevişgenlik arzusuyla donatan, gizsel kompozisyonların art arda dönüp durduğu ateşli ve ipekli bir tükenişler gezegeniydi. Gözlerimde küçülüp büyüyen ölümsüz çocuğu parçalaıcasına savurup atan baharsı yelin mavi izine takilmış upuzun bir masal, ça­ğını sorguluyordu yalnızlığımın kimsesiz duvarlarına kattığı bakire geceyi karanlığın renginde yıkayarak…

Yalnızlığımla sevişmek, huzursuz bir sevgiliyle se­vişmenin vereceği acıya değişmeyeceğim bir giysiydi benim için. Kollarımı kavuşturup yazgıma meydan okuyuşumun seyrine daldığım bu cehennemsi dünya­da, anlaşılmaz olmak kadar daha öldürücü bir zehir yoktu insanın hayatında. Ve ben bu zehiri içtim; bir damlasını bile bırakmadan. Bu görkemli ölüm sahne­sinden uçurumlarda başlayıp ateşlerde son bulacak olan yolculuğuma itildim.

Aralandı perdesi sessizliğin ve geçti içinden renk­lerini gözlerime bulaştıran düşsel fırçamın gölgesi.

İnsanın özünde uyuyan göz İnsanın özünde uyu yan göz!

Özünde uyuyan göz Özünde uyu yan göz!

Uyuyan göz Uyu yan göz!

Yan göz

Göz

Öz

Zzzzzzz…

Bulutların cn ilke! ve en karmaşık danslar eşliğin­de yürüyüp ritmik şekiller sunduğu gökyüzü, sıcağını atmaya başlamış güneşin gülümseyişiyle birlikte öğ­leyi gösteriyordu. Gezgin ömrümün çocuksu bahçe­sinde bulmaya çalıştığım Düşler ve Sevgiler Kraliçesi gündüzle gecenin ayrışması gibi benden uzaklara doğru kayıp gidiyordu her dokunuşunda mavi gözyaş­ları akıtan saçlarına. F,ş anlamlı sevgiler yaratacaktım ve dans edecektim onlarla sonsuzun sonlandtğı yeni zamana kadar. Oyuncak bedenli evler gördüm, yu­muşak tenli toprak yollara kadife bir halı gibi serilen, ayaklarımın üzerinde yürürken. Masal âşıkları gizli aşklarını yaşıyorlardı bir Gözyaşı Ağacı’nm altında. Umutlarını taze tutacak’ olan bir bahçeye ekiyorlardı kalplerindeki tohumları güneşe kadar büyüyecek olan. Kırılgan bir dünyanın yüzümde şekillenen göl­geleri benimle beraber yol aldıkça, benliğimin yansı­yan ironileri de gözlerime genişleyen bu doyumsuz manzaranın içinde yerini alacaktı. Ucu görünmeyen bir yolun alevler çoğaltan yıpranmış ve küçülmüş gövdesinde yürürken, sevgilinin kavrayan kolları ve serinleten memeleri gibi duran ağaç konvoyları yal­nızlığıma ortak oluyorlardı. Portakallar eşliğinde sürü­düğüm gölgemle birlikle yorulacağım anı yanıma ge­tirmeye çalışıyordum ufku azaltarak. Ne kadar yoru­lursam o kadar yaklaşacaktım gizleyen ve kendi gizi içinde gizlenene. Ötcül kuşlar otcul ruhuma şarkılar gönderiyorlardı durmadan. Otcul kuşlarsa ötcül be­denime yuva yapıyorlardı kaygan dilimle sevişerek. Gökyüzünde henüz hiçbir yıldızın doğmadığı hayal sürerken, burnumun emdiği koku beni sarıp sarmala­yan ağaç gölgelerinin arasına doğru götürdü. Yumu­şak kalçalarımın ağırlaşmış ve yorulmuş kaslarını din­lendirmek için soğumuş toprağa yatırdım. Bedenim­den çekilen ter damlaları yılansı dokunuşlarımla uya­nan ağacın tırtıllı gövdesini ıslattı. Gözlerinde birik­miş düş yolculuklarını anlatan genç ve güzel çıplak bir kadının koynundaymışım gibi gevşemeye başla­mıştım saçlarımın telinden ayak parmaklarıma kadar. Başımın üzerinde çeşitli şekiller çizen portakal yap­rakları göğün mavisini benden saklayan bir tavır ser­gilermişçesine rüzgârın da etkisiyle ritmik ve melodik pasajlar sunuyorlardı zamanın seyrelmeye başladığı bu göz kamaştıran vakitlerine. Ellerimi havadaki ışık kırılmalarının üzerine doğru kaldırdım. Biçimli şekil­ler çizdim boşluğun içinde tutsak olmuş bir kadın si­luetine dokunur gibi yavaşça. Koyu renkli bir portakal bana gövdesinde taşıdığı ışığını vermek istiyordu. Onu taşıyan ağaç silkinerek gözlerime taşınan bu bü­yülü düşü gerçek kılmak ister bir halde konuştu be­nimle:

“Sana sunulan o meyveyi al ve dudaklarına daya. Toprakla girdiğim her ilişkide yeni çocuklar getiriyo­rum dünyaya. Biz birbiri içine geçmiş bedenleriz, hem dişiyiz hem erkeğiz. Boyutlandığımız duruma göre yer değiştiriyoruz* durmadan. Bazen toprak olu­yorum bazen de bir ağaç kütlesi. Doğanın dengesini korumak için her birimiz birbirimiz olmak ve dünya­nın büyülü mıknatısını sîzlerle paylaşmak zorundayız. Öp onu defalarca bedeninden sıyırır gibi. Kokusunu yut ve boğazındaki kuyunun içine kapat ki karışma­sın havaya. Işık gözlerine vurduğunda ellerine kona­cak o, sıcak bir yelin yardımıyla. Şimdi dediklerimi yap ve sonra uykuya dal. Ucu görünmeyen yol sana gelecek. Ona ulaştığında portakalın karnından yansı­yan ışık elmasa dönüşecek. Avuçlarında tutacaksın düşsel atlayışların hüküm sürdüğü yaşadığın ve yaşa­yacağın hayatları. Saçlarından doğacak Düş Kuşu. Du­daklarındaki yalın bir gülümseyiş elmasın parıltısıyla buluşacak ufkun sona erdiği yerde. Sonra havalana­cak hüznün kırbaç yemiş tenindeki sonsuz atlamala­rına. O kuş ki sevginin uzağında yaşayan, beyinleri to­pallaşmış insanları bile kutsal öpüşleriyle iyi eden gü­cüyle bir gezginci rotası sunacak sana ve dünyanın ruhunu ruhundaki ışıkla harmanlayacak. Bedenin gö­revini tamamladığında parlak bir ışık olup uçacaksın gizin izinde uyuyan yeniden uyanışa. Özündeki benli­ği ve benliğindeki çokgen haiini tanıyacaksın. Küçü­cük düş işaretleri sunulacak sana şekillenen ayrıntı­lar eşliğinde. Kendin olana daha çok yaklaşacaksın. Varlıklar varlıkların arasında dolaşacak. Gerçekle düş birbiriyle sevişecek. Mekânlar değişmek için sıraları­nı bekleyecek. Sessizliğin gücü sesin uyarlayan özel­liğiyle bütünleşecek. Karanlık, lekeli yüzünü yıkıyor şimdi ölü bir denizin kabaran sularında. O da aydın­lanacak ışıma anında. Beni derin derin kokla ve içine çek. Zaman giysisini değiştirdiğinde bu koku başka bir kokuya dönüşecek… Daha önce hiç görmediğin bir yerde olacak bedenin. Keşfeden burnun başka bir zaman ve başka bir mekândaki bu dönüşen kokuyu ruhunun derinliklerine kadar yayacak. Sen de dönü­şeceksin… Dönüşeceksin… Dönüşeceksin. An gele­cek dönüştüreceksin…”

Tasarımsız bir düşün mabedindeydim artık. Bede­nimi ve ruhumu fazla beklemeden teslim ettim uyku­nun Tanrısal kuyusuna… Düşün bir açılıp bir kapa­nan isimsiz çiçeğinin iç geçirten sofrasında yürüyor­dum ayaklarımı itekleyerek. Dört yanımda sarmal sevgililer gibi dizilmiş çıngırak çiçekleri bizi izliyorlar­dı meraklı bakışlarla. Zaman denen eşsiz kahraman onları da kavrayıp kucaklayacaktı dönüştüren uyuyuş ve uyanışla. Ayna yoktu önümde ve beni kendime gösteren yansıması yoktu bedenimin. Varoluş mekanizması gezegenler arası iletişim kuruluşları gi­bi sonsuz olanın içinde kendine bir yer bulmaya çalı­şan görsel yörüngeye oturmuş varlığımı, daldan dala konduracaktı. Bildiğim en büyük gerçek, Düş Kuşu- ‘mun her zaman yanımda olacağıydı.

Çıngıraklarını sallayarak şarkılar söyleyen bu egzo­tik çiçekler bilincimi cilalayan boyacılar gibi temizli­yorlardı ruhumu. Birden çıplak bir kadın çıktı önüme; gökyüzünün renk armonisine takılmışken gözlerim. Portakal kokan kusursuz bedeni çevremde küçük halkalar çizerek dönmeye başladı. Çıngırak sesine benzeyen sesiyle konuştu benimle…

“Senin bedeninden şekillendim ben ve benzeyişle­rin bağlamlarıyla karışarak tatlı bir meyvenin içinden çıktım. Seni yanıma getiren kişi bütün düşleri başla­tan ve oynatandan başkası değil. Hepimizin yaşayan şu anki şekli ve hepimizin sahibi. Şimdiye kadar olan­ları yazan, şu an hâlâ yazıyor olan ve sonun sonsuz- landığı ve sonsuzluğun sonlandığı zamana kadar da yazacak olan sessizliğin büyücüsü. Düşlerin denizin­de şarkılar söyleyen adam. Şarkılarının içinde kendiy­le sevişen düş adamı. Mavi düşlerin âşığı ve öğretici­si. Soyluluğun ruhsal taraflannı kurcalayan bir çığırt­kan kuşu…”

Uykum sert esen bir yelin çılgın şarkısıyla bölün­dü. İçindeki düş parçalara ayrıldı ve serpilip gitti gü­neşin turunculaşmaya yüz tutmuş oyuğuna doğru uzaklaşarak sahibinden. Gözlerim gökyüzünün renk­lerini birbirlerine bulaştıran yumuşak tenine alışmaya çalışırken, portakal ağaçlarının yerlerinde olmadığını fark ettim. Uyandığım yer bir Gözyaşı Ağacı’nın altıy­dı. Sıcak bedenim sırılsıklamdı. Hiçbir yerde duyma­dığım ve şimdiye değin hiç bilmediğim bir ağaçtı ama ben onun bir Gözyaşı Ağacı olduğunu sanki hep bili- yormuşum gibi söylemiştim. Dilim kaynaşıyordu dü­şün mavi yağmuruyla… Yağmursa acının tatlandırıl­mış zehiriydi her zaman içtiğim… Ben düş görürken top şeklinde bir ışık halesi gelip koynunda yattığım portakal ormanını yerinden kaldırmıştı. Bozkırların göbeğinde gölgelerini seçebildiğim gömütler gibi ba- kakalmıştım uçsuz bucaksız Ipeksi bir tülden süzül­müş uzayan düzleme. Göz kapaklarımı indirdim yo­rulmuş yanaklarıma. Gözyaşı meyveleri küçük vuruş­larla dövmüştü onları. Üzerlerinde hoş bir sancı vardı hissettiğim. Uyuşmuş ve kendinden geçmişler, çekim tasfirlerinde gezinen masum ve çocuksu iki âşık ha­liyle yüzümü esnetmlşlerdi.

Tanrım! Uymalıydım uykunun düzeneğine ve uyu- malıydım geceden sonra gelecek olan güne. Savaş­tım, yine savaştım yazgımın kıvrımlı diliyle ve verimli adaletiyle. Saatler zamanı bir mıknatıs gibi çekti ini­ne. Zaman saatleri büyük bir öğütme makinesi gibi serpti kömürleşmiş kümesine tek tek ayıklayarak. Geceyse yıldızlarıyla aktı akışkan uykumun gidip ge­lişlerine. Yoruldum. 11er keresinde daha çok yorul­dum. Sabitleşmiş gözlerimde üreyen uykusuzluk hiç­bir şey hatırlamadığım, eskilerde kalan güruh ve din­gin dakikaları taptaze bir güneş sarısına ve gök mavi­sine çevirdi; kara kaplı bir defterin yıpranmış sayfala­rını çevirir gibi. Hüzünlü bir gözyaşı damlasının değ­diği tozlu ve bulanık bir sayfada yerini almış mistik ve mitolojik bir hikâyeye dokunurcasına sessiz* merha­metli, sokulgan ve olgunlaştıran… Geceyi örten dam­lalar sıcaktı. Serin rüzgârların dinlenen bedenlerde yarattığı üşümeyi yok edecek kadar sıcak ve kucakla­yandı. Varoluş ise hep kucaklanandı. Gündüzü örten damlalar soğuktu. Sıcak rüzgârların dinlenmiş beden­lerde yarattığı terlemeyi yok edecek kadar soğuk ve kuşatandı. Varoluş ise hep kuşatılandı. Uyanmıştım ama buğulu izdüşümlerin güçlerini gösterdikleri yo­ğun bir atmosferde farkındalığın dışında kalmış ve düşlemin denizine doğru yelken açmıştım. Ağırlaş­mıştı gözlerimin dünyası kendine kapanan boş kapı­lar gibi. Gözlerimin gecesine düş mavileri inmişti ye- nlden. Çalkalanan zaman ve zamanı resmeden Düş­ler ve Sevgiler Kraliçesi duvarsı kavramlarından sıyrıl­mış bir melodinin özgür uçuşlarıyla toprağın üstünü değiştirmişti. Hiçbir bitki örtüsünün yaşamadığı ku­mullar denizini sevgi dolu öpücüklerle tek bir ağacın hayat bulduğu yazgısal cennete dönüştürmüştü… Dö­nüştürmüştü… Dönüştürmüş ve örtüştürmüştü. Ses­sizliğin kuyusuna İndim… Bekledim… Bekledim… Bekledim. Güneşin saçlarıma değdiği bir vakit geldi­ğinde, mırıldandığım bir şarkının beni düşlerin birbi­rine girdiği bu kentte uyandırdığını gördüm. Sonra uf­ka bakarak düşlerin en güzelini yaratan mavi düşçü- mün yalnızca ayak İzlerinde doğup kokan kokusuz çi­çekleri izledim yarı aralık gözlerimin sihirli kutusun­da; dış dünyanın bozan nefesinden gizlenmeye çalı­şarak. İzledim… İzlerde izlediğim izlerimi izledim ve son kez düşlerin yaşanılanı yaz boz eden kurgansı sa­rayına doğru uyuyan gözlerimi yeniden yönlendirdim.

Düşün içinde yetişen düş

Yetiştiği düşün mağarasına inip

Yeni bir düş gören düş

Düşsüz bir uykuya kapanan gözlerden

Korunsun gözlerim…

Sıçrayışlarım

Varoluş denen gizemli sevgiliyi çözdürsün bana Yetineyim yazgımın rengârenk açacak olan ¡klimsiz çiçeğiyle Sonsuz rötuşlarda.

AK bulutların pamuksu tarlasında uçuşan Kuş kü­meleri göğün çatlayan yarığını gagalarıyla dikiyorlar­dı. Yumuşacık ipliklerden oluşturdukları bütünsel re­simleri ve sarhoş eden ötüşler senfonisini mavinin mücevhersi dekolteliğine yediriyorlardı. Yemeğin lez­zeti onu tutan ve koruyandandı. Gökyüzü gözetilendi. Gözetildiği ölçüde gözleyendi. Oyuncak evler belirdi yine, yeni bir malzemeyle tatlandırılmış toprağın ve kumul dağının tüten tepsisinde. Ayaklarımın bakirliği ve fakirliği üzerinde kilidini kırmış zaman fırtınası sü- rüklüyordu beni ışığın yüceltecek çizgisine. Sonrasın­da etçil boyutumu evcil ruhumun aynasından süzüp kavuşturacaktı, düşümün yaşam sürecini tamamlaya­cağı ışıltılar denizine…

Savruk saçlarımın kuş yuvalannı andıran yüzeyin­de tepemde kanat çırpan kuşların dökülmüş tüyleri duruyor şimdi! Ellerimle hafifçe silkeledim onları. İç­lerinden en iri olanını seçip yanaklarıma götürdüm ruhuyla konuşarak, kalbimde gizli yuvalar yapmış buz kütlelerinin zamanla eriyip taşmasıyla ortaya çı­kan lirik kişilikli şelaler gibi ufkun bilinmeyen mer­kezlerinde beni ödüllendirecek olana doğru hızla ak­tım. Yankılanıyordu akıntının mayhoşlaştıran yatağın­da uyuyan düşümün mavi dilinden çıkan yosunsu tır­manış, susuz bozkırlarda. Saçılıyordu harf harf, gö­rünmeyendeki eğimsiz koyaklara ve eğilimsiz varo­luşlara. “Yontulaşmış uyku kaynağına ilerliyordu ma­sal şarkıları eşliğinde. Düş, sevgiliyi karşılayandı…”

tik yakarış, havanın yumuşamış göğsünü delerek yayıldı; tütsülenmiş doğanın mışıl mışıl uyuyan ütülü çarşafına…

“Seslenişime karşılık verin kuşlar, Ne olur kalbime girecek ışığın hangi yönde olduğunu söyleyin! Kendi­mi bulmanın yollarını öğretin bana. Çünkü koca bir mağara gibi karanlık ve soğuk gözlerim…”

SESSİZ EŞLEŞMELER

Suyun toprağa kavuşması gibi çaresizliğin yatağını bulması güçtü ve zaman İstiyordu. Acıyı bedende yo­ğurmak ve bilinci aydınlatmanın coşkusunu ruhunda yaşamak, Uyuyan Yelken’in sevdasıyla denizlerde yol alınan maceralı bir yolculuk gibiydi. Yeni doğan be­beğin ağlayışındaki uyum, kutsal ananın memesinde­ki al uçlu gül tomurcuğunun içinde yatan ak sütteydi. Siyahın beyaza özlemi âşığın aşka olan tutkusundaki başkalıkla eşdeğerdeydi.

Ses, birkaç saniyelik suskunluktan sonra yol aldı yeniden, belirlenmiş simgesel varlığının derinlikleri­ne…

“Düşsel maceralar kervanında esir düşmüş bir tut­sak gibiyim. Doğru adrese gönderilen gizemli bir mektubun üzerine yazılmış koyu mavi mürekkebim ben. Açarlarım hiç tanımadığım insanların elleri olu­yor hep ve her keresinde ruhuma taşınacak olan ödü­lün çoklaştırıldığını görüyorum, hasretimin sancıları­nı kafamda yarattığım yakamozlarla birlikte azaltma­

ya çalışıyorum. Çünkü suya ve denize âşığım ben. Gözlerime yansıyor o büyülü mavi okyanusun delir­ten şehveti. Balıkların tenlerinden gelen iyot kokusu. Tuzun damağımda kalan tadı. Biliyorum ki suyla gele­cek. büyük ışığın tanımlanamaz doygunluğu. Erotik bir soygun gibi soyacak titreyen bedenimi. Acıkan kalbimi muzaffer eyleyecek… İşte bu yüzden sesleni­şime karşılık verin kuşlar… Bu yüzden seslenişime karşılık verin kuşlar… Yüzden seslenişime karşılık ve­rin kuşlar… Seslenişime karşılık verin kuşlar… Karşı­lık verin kuşlar… Verin kuşlar… Kuşlar… Kuşlar… Kuşlar…”

UYARIŞ VE HEDERİME DÖRÜŞ

Düşteki ses kulaklarımda çınlıyordu sağır ederce­sine. nöbetlere tutulmuş bir halde kısa süreli gelgit­ler yaşıyordum. Uyanışım da uyuyuşum da çabuk olu­yordu. Kan ter içinde kalmış bedenimi hayatımı sür­dürdüğüm kente alıştırmaya çabalıyordum zorlana­rak. Doğruldum ve uzun koridorun ılık taşlarında ya­lın ayak yürümeye başladım. Ellerimi saçlarımda do­laştırdım bir tüy arar gibi! Mutfağa yöneldim ve susa­mışlığın verdiği hararetle sürahiden su döktüm ağzı­mın kurumuş örtüsüne gırtlağımdan ilginç ve melo­dik sesler çıkartarak. Dudaklarımla sevişen gülümse­yişlerimle Tanrı’ya teşekkür ettim.

Düşle gerçeğin tarihçesini puslaşmış evinde ba­rındıran tozlu ve yıpranmış şayialarının ağır ağır

çevrilip incelendiği kara kaplı defler, ilk sesin sahi­bi olan uzaktan gelen yabancının tarihsel kimliğini arıyordu yokluğun korkutan gizinden koruyarak iş­lenmiş sessizliğini. O da düşlerin davetlisiydi ve so­yutu somut kılmak için vardı atlayışlar arenasında.

Pencere önünde buğulu cama vuran siluetimle Ko­nuştum biraz. Sonra onu öptüm çatlamış dudakların­dan. O da beni öptü serin ve ıslak. Ellerimizi birbiri­ne tutuşturup sildik resimlerimizi. Önce Kafalarımızı, bedenlerimizi, sonra bacaklarımızı, kollarımızı ve en sonunda ellerimizi, buğulu yansımam yanımdan ayrı­lınca dışarısını görebiliyordum artık. Yağmur güneşin boyun eğdiği boz renkli bulutların oyuğundan büyük bir özleyişle delirmiş gibi yağıyor, sokakların cadde­lerle birleştiği yerlere olanca hızıyla saldırıyordu. Bel­li ki bir an önce toprağa ulaşmak istiyordu. Karışmak ve ayrışmak. Mevsimin bahar kokusu yayan otlarıysa, toprağa olan bağlılıklarını göstermek için her yağmur darbesinde daha sıkı sarılıyorlardı onu kuşatan kuca­ğına doğru sevgiyle ve mutluluktan ağlaşarak.

Odamın duvarından diğer daireyi görebiliyordum. Kendi ısiak gölgemle her oynaşmamdan sonra gözle­rim düşsel büyülerle yıkanmış bir çift mızrak gibi delip geçiyordu duvarları. Kapıyı araladı. Islanmış giysilerini çıkarmış elinde tutuyordu. Damlayan sular ayak par­maklarının arasındaki düzgün kıvrımların yüzeyinden kayıp yavaşça dökülüyordu halının üzerine. Ateşin ça­tırdayan derisi odanın havasını ılıtmış, bedenini iyice gevşetmişti. Yürüdü ve giysilerini şöminenin önündeki sedirin üzerine yaydı. Çıplaklığını gizlemeden gece­den, kendisini pencerenin yanındaki yatağın yumuşak yüzüne bıraktı. Yıldızların sihirli bir elin değişiyle dökü­lüp çıplak bedeninde görkemli varoluş meyveleri gibi duran sonsuz güzellikteki memelerine dokunuşu ve onları her sürtünüşte daha da dirileştirip beyaza bü­ründüren bir büyünün içinde kokulu çiçeklerle büyü­tüşü gibi, giz denen o cehennemsi şahaneliğin yayılı­şıyla hafiflemiş bedenini değişimlerin sahibi olan düş­lere bıraktı… O kusursuz bedeninde çıplaklığını giyin­miş ve hafifçe titreyen bir kostüm içinde duran Çiçek Memeli Kadın, soluksuz geçecek bir gecenin sabahı karşılayacak olan ilk ışıklarını gözlerinde hissedinceye kadar yazgısının kendisine sorduğu sofunun cevabını arayacaktı. Zaman, sonsuzluk kavramının tünelinde yi­tip gitmiş olmanın verdiği korku içinde kısa, dar ve acı­masızdı. Yalnızca bir şimşeğin gökyüzünde çakıp geri­ye, ta derinlere çekilişi kadar kısır ve kısa…

Şimdi düşlerdeydi. Özlemin ikiziyle, üçüzüyle, dör­düzüyle, beşiziyle, altızıyla, yediziyle ve sonsuzuyla yüzleşmeye gidiyordu. Olabildiğince çok uzağa sıçra­ması gerekecekti. Uykunun mavi deliğinden girip, be­yaz kapısından çıkacaktı. Orada, kavramlar birbirine karışacak ve kötü yüz sorgulanacaktı.

Ey, çıplaklığında sivri bir dikit gibi yükselen Çiçek Memeli Kadın Düşlerinin şerbetiyle yıkan Yıkan ki içindeki ruhlar temiz kalsın Değiştirsinler yazgılarını o son ışığa doğru Tek bir yürek, severek ve sevilerek Çıplak… Çıplak… Çıplak Yalnız başına dans ederek

Ve çıplak ayak yürüyerek…

Uyu uyan

Yine uyu, yine uyan Yolcusuz geçeceksin boş duraklardan Konacaksın kanatlanan dağa En yüce ve en büyük…

Senin olanla sevişerek korkusuz

Ben ve öteki

İçimdeki, içindeki

Beni, seni ve her şeyi kuşatan giz

Fosil leşmiş kabuğunu kırmamızı bekliyordu

Sorgusuz…

“Aşklarımın ve umutlarımın beni ayakta tutan sonsuz güzellikteki mejeği. Hüzünlü zamanlarımın kalbimde yanan tek ışığı. Sana olumsuz bir şey söylese de bu dil, kalbi buna inanır mı hiç ve hiç mutlu olur mu yokluğunda gözyaşları akıtmaktan. Dayanabilir mi hiç dûşlemsiz bir dünyanın bulanık doğan güneşini karşılamaktan. Artık ruhumdasın yeşil otlağım. Benimle yaşayıp, benimle öleceksin. Çünkü sonsuzluğumsan. Eğer kalbinin acısı dine­cekse ve içinde bulunduğun açmazdan sıyrılıp ra­hatlayacaksan, beni düşlerinden çıkar büyülü gü­zel. Ah, aşk… Benim güzel sonsuz aşkım. Bir tek sen olacaksın bedenimi ve ruhumu kuşatıp ona sa­hip olan ve beni yorgun resimlerde uyutan.”

ETİKETLER:
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

[instagram-feed num=10 cols=10]
İbrahim YAVUZ Kişisel Blog 2012-2018 ®