İbrahim Yavuz Kişisel Blog

Sarı ressamın elinden..

14.08.2013
832
Sarı ressamın elinden..

BÖLÜM 4

SARI, RESSAMIN ELİNDEN AKITILMIŞTI DÜNYANIN KÜÇÜK CENNETİNE

Baharın bitişiyle yazın sıcaklarını başlatan mevsim değişikliği, dağların doruklarında kümelenmiş karla­rın beyaz giysisini ısıtıyor. Yırtıcı kuşların doğaya uyum sağlayan fizyolojik yapıları, soğukla sıcağın iç içe geçtiği yüksekliklerde avlanmayı da ustalıkla öğre­tiyor onlara. Kış yemişleri gibi dayanikliliğini koruyan dağ kirazları iklimin farklılık gösterdiği bu yamaçlarda kırmızının egemenliğindeki güzelliğini sunuyor güne­şin karla oynaşan ışıltısına. Oğlakların seyir halinde koşuşturduğu bu eşsiz tablo, çam ağaçlarının iğne yapraklarını göğe ulaştırmak için özel bir çaba göster­dikleri hissini uyandırıyor insanda. Sevişen çiftler do­natılmış özgürlüklerin sarayı görünümündeki bu tab­loda eşsiz güzellikler yaratıyorlar. İspinozların aşkla­rından ceylanların danslarına, sincapların oyunların­dan farelerin kaçışlarına kadar sevincini kendi kabu­ğundan çıkartan bir yaşam, gecenin sinsi anını hiç düşünmeden, akışını devam ettiriyor.

Sarp Kayalıkların geçit vermez yüzeyinde açan ot­lar, aralarından fışkıran gelinciklerle uyum içinde, cö­mertçe sergiliyor geniş bir alanı kaplayan keskin ko­kusunu. Aşağılarda hareketsiz bir resim gibi duran alabildiğine uzun vaha, dağların bu sarhoş eden ko­kusunu kendisininkiyle harmanlayıp ihtişamla yayı­yor sarı tenine ve el değmemiş bambaşka bir dünya­nın gizem dolu mabedinden seslenirmişçesine teşek­kür ediyor ressamına, nehrin maviliği boyunca suyla yarış eden sazanlarsa, hükümdarlarına karşı bağlılık­larından olacak, akışkan hayatı en uyumlu şekilde sü­rüklüyor ve bunu yaparken ışıldayan güneşe öpücük­ler gönderiyorlar. Masalsı bir tören dizilişiyle o imti­yazlı gövdeleri, nehrin güç ve estetik timsali gibi du­ruyor. Yerden havalanan sevgili kuşlar ailelerine gö­rünmemek için havalanıyorlar ak bulutların pamuksu tarlasına. Gözlerden uzak sevişiyorlar birbirleriyle. nehir oynaşan bulutların yarıklarından kuşların aşk oyunlarını yansıtıyor. Bunu gören aileler kızgın bir edayla onları geri getirmek üzere kanat çırpıyorlar gökyüzüne. Âşık sevgililer ürkmüş ve ağlamaklılar. Kötü bir şey yapmadıklarını sadece oyun oynayıp eğ­lendiklerini dile getiriyorlar. Cezaları bir hafta süre­since uçuş yasağı oluyor ve hüzünlü düşlere dalıyor­lar.

Çabuk geçiyor yazın ilk ayları, haziran… Temmuz. Sıcakların yanaklarda esrik bir tat bıraktığı aylar olu­yorlar. Bunaltısız ve hastalıksız. Güneşin saçakların­dan damıtılmış ısı kalplerde keyifli, coşkun ve toprak­larda bereketli, seyrine doyulmaz manzaralar yaratı­yor. İklimler mayhoş içkisini içiyorlar yemişlere yatı­rılmış havanın. An geliyor uyuyup uyuyup kendilerin­den geçiyorlar. Yine an geliyor özünde Kendi olabile­ni seçiyorlar yaşamın anlamını bulmaları adına insa­noğlunun fakirleşen sarayında.

Mevsimler ve insanlaşamayan resimler. İkisi de ay­nı zaman ortaklığının kardeş yolcuları gibidirler. Mev­simler insanlara benzerler. İnsanlarsa elde olmadan mevsimlere özenirler. Yapışkan ikizlerdir ikisi de ara­larındaki hayat kordonunu birbirine bağlayan. Bağla­dıkça da hep ağlayan. Bebeğin ana rahminden ağla­yarak çıkışı gibi…

Acı olgunlaştırıp büyütendir

Eğer gülerek çıkarsalardı kafalarını bebekler

Analarının rahminden

Topraklarda hakim olurdu hep iyi huylu gülmeler Vurulmazdı acının kırbaçları üşüyen kalplere Gece kaybolup giderdi gündüzümüzün içinde Acı olgunlaştırıp büyütendir Yazgının kaleminden yazılacak hayatsa Ölüme yaşamlar verendir Kabullenin artık

Doğumun acının yolundan geçtiğini Ve insanın acıdan geçip güzelleştiğini ne bir el ne de bir sel gelip değiştirebilir Acıyla dost olabilen insanin Sonsuza doğru yol alacak mavi güzelliğini…

Başaklar güneşin altında bir- boncuk gibi dizilmiş­ler. Arasıra esen bir meltem onları oynatıyor. Kenar­da irili ufaklı sıralanan incir ve dut ağaçları dalların­dan sarkan meyvelerinin estetiğini paylaşıyor başak-

larla. Kara incir. Sarı incir. İncirin Kıçındaki delikten sızan bala bir bal arısı konuyor, onu emiyor. Meyve­nin özü işçiliğine güzellik katıyor. Hiç doymayacak­mış gibi sevişiyor incirle, arı. Dutların narinliği dallar­dan sarkışından belli oluyor. Bir dokunulsa, kopup düşecekler kızgın toprağa ve tereddütsüz içirecekler şerbetlerini sevginin yatağına.

Yeşil kaplumbağa, kırmızı kurbağa

Şarkı söyler âşığın dili onlara

İncir patlamış açmış rahmini

Kamışını çıkarmış azgın boğa bekler saatini

Şarkı çalar âşığın eli uçan kuşlara

Yapraklarını kımıldatıyor; az önce başakları oyna­tan meltemin esişi. Birkaç dut tanesi düşüyor yere. Toprakta koku… Toprakta tat. Yanlarında sağa sola saçılmış incirler var. Kimi kurumuş, kimiyse henüz ta­ze. Karınca sürüleri dağılıp, tatlı yemişlerin ezilmiş ve parçalanmış kısımlarını alarak özverili bir yardımlaş­mayla götürüyorlar kışlık inlerine. Karıncalar yorgun. Hiç terlememiş olanları yorgun olanların yerini alıyor. İşler yolunda şimdilik. Zaman ilerliyor… İlerliyor. Bal, onların pek alışık oldukları tatta değil ki, yalpalıyor­lar. Sarhoşluğun yalancı zevki, aldatıyor onları ve za­manı. Ateşli bir sıcaklık var havada ve kendinden ge­çişler.

Akıp giden bir seyir halidir toprağın kızgın örtüsün­de biçimlenen. Ağaçlardan vuran gölgeler soluklan­mak için bir kurtarıcı olmuşlar. Koruyorlar… Hep ko­ruyorlar.

Öpüşlerle gelecek suyun doğurtan dölü Macunlaşmış yapışkan derisine toprağın Toprak soluklanıp rahat edecek Gece karanlık uykusundan uyandığında yarın…

Ağustos… Ateşler saçan, bunaltan ağustos. Bede­ni eritip teri tüketen ağustos. Bir tek böceğine sevda­lı ve ona adını veren kızgın ağustos. Kirleten, nefes­siz bırakan ve öldüren ağustos. Yaz mevsiminin ce­hennemi. Toprağın çatlayan damarındaki kaderi. Su­yu kendisine yaklaştırmayan ve yaklaşsa da kurutan ağustos. Susuzlukların acısıyla yeryüzünü yasa boğan ağustos. Kuraklığın celladıdır o. Hayvanların ve ürün­lerin katili. Kasıp kavuran bir felaket salgını. Düşlerin mavi ipini kemiren bir kemirgen. Saçların yeşil yemi­şini bitiren bir bitirgen. İnsanın kalbinde sıkışıp kal­mış en son gizlenen soğuk suyu da çekmek isteyen kaynayan ateşcil ağustos. Etçil… Otcul… Kısaca yem­ci! ağustos. Düşlem çözecek seni birazdan ve bağrın­da taşıdığın zehiri batıracak ıslak bir dilin bahçesine. Soluğun kesilecek ve gitgide gücünü yitireceksin. Tö­kezleyip düşeceksin yaşlanan dizlerinin üzerine. Son­ra derin bir uykuya dalacaksın kabuğunun değişece­ği an gelip seni uyandırıncaya kadar. Sessizliğin içine gir ve bekle… Bekle… Bekle.

Serin bir yel esti şimdi sözüne sevdalı ıslak bir dil­den gelen. Kalbindeki iyi eden sıcak merhemini ken­di öpüşleriyle ıslatarak serinletti. Tıpkı Gözyaşı Ağa- cı’nın hünerli bedeninde taşıdığı, insanı sıcaktan bu­naldığında ve soğuktan üşüdüğünde rahatlatan gölge ve damlalar gibi. Kendi içinde gizlediği hüzünlü yanı­nı zorda kalanlara mutluluk versin diye paylaşması gibi. Acıyı umut eylemek ve yine aynı acıya mutluluk derlemekti onun görevi. Onarıp yenileyen. Tıpkı az önce esen serin yel gibi. Esti… Esti… Esti. Göğün ve yerin sıcağını kaldırıp, fırlattı bilinmeyen derinliklere. Güneş yumuşadı…

Yumuşadı. Her yer ve her şey o bunaltan havanın kıskacından kurtulup ferahladı. Ilı­dı hava. Gölgeler çoğaldı. Katman bulutlar yürüyor yukarılarda. Renklerini koyultuyorlar bir bir. Beyaz­dan griye. Griden siyaha. Gök ses veriyor. Yağmura aç toprak kavuşuyor hasretle beklediği sevgilisine. Aşkın sevdalı tomurcuğudur toprağın rahminde patla­yan. Ve çiçek… Güzel çiçek… Hoş kokulu çiçek… Ya­semin… Yaseminler… Mevsimi değiştiren ve bereket veren yaseminler. Kronolojik bir tasvir. Bir betimle­me. Sıkıntıyı yalnızca tek bir ayda yaşayan bu ülkenin değişen yazgısının canlanmış resmidir görünen ve masalsı bir zamanı dillendirip, renklendiren…

Dallarından kuş sarkıtan ağustosböceği ağacı sol­gun bir yüzle ona gelen göğe anlatıyordu derdini:

*Masal uykusuz olmaz. Uyku da masalsız yaşan­maz. Ben bir kahramanım, sense bana bu kıyafeti su­nansın. Şarkımı sana bakarak söylerim. Bütün kuşlar hüzünleri seslerinde, unutup, uyumaya gelirler yanı­ma. Ben seyrederim senin olan her şeyi ve incitirim soğuğun habercisini inmeler indirerek donduran ko­ca gövdesine.”

Aşk ozanı, düş delisi ve sıcakların güzel sesli melo­di böceği solgun yüzünü gecenin acı boyasından kur­tararak derdini böyle anlatırdı mavi göğe. Gökse aşk ninnileri söylediği için geceleri rahat uyuduğunu dile getirir ona hep teşekkür ederdi sonsuz tebessümler- /e. Sancısı yoktu artık böceğine sevdalı ağustosun. Yakmıyordu eskisi gibi kızgın teni canlı hayatın tuza boğulmuş bedenini. Şimdi ağustos daha güzeldi. Bö­cek çılgın çölünde daha mutluydu dillerken ak hayat­ları. Kızgın sıcak terletmezdi artık sızıntılar içinde kal­mış salaş evini; dönenip duran kokulu yaz akşamla­rı… Ağaç değişti, güzelleşti. Ağustosla sön kez sevişti. Ağaç güzelleşti, değişti. Böceğiyle son kez çiftleşti. Sonra sıyırdı ikisini de yalnızlık isteyen bedeninden. –

Samado onları kutsamıştı ve yardım elini uzatmış­tı. Yazgının yeni ve güçlü adıydı o, ağustos için. İnsa­noğlu bilirdi ki, en sıcak ayıydı yaz mevsiminin ağus­tos. Ateşini kızgın lavlar gibi toprağın rahmine çöktü­ren ve kurutup öldüren. Ve şimdi çok iyi bildikleri bir şey daha vardı. Barış ve sevgi sürdükçe yağmurlar on­larla olacak, yaşadıkları ülkeyi dünya üzerindeki tek cennet yapacaklardı. Samado onlarlaydı. Zor anların­da karşılarına çıkan bir kurtarıcı, Tanrı’nm en seçkin ve en güçlü yeliydi o. Samado… Sevgililerin azametli koruyucusu ve sevgilerin savunucusu bir dost, bir âşık, bir serüven yıldızı. Siyahı beyaz eyleyen. Peleri­ninin gücüyle kutsanmış adamın ona katılışıyla güne­şi yumuşak başlı bir dost belleyip altından kafesinde şarkılar söyleyen ötcül bir balık kuşuna dönüştüren. İkisini seviştirip evcilleştiren. Yeryüzüyle gökyüzünü aynı imbikten geçirerek. Kırılmış yanlarını onararak ve Düş Kuşu’nu yanında hep hazır tutarak.

Yazılması ve okunması maceralı resimlerde canla­nan renk cümbüşleri benzerliğinde heyecanlar katı­yorlardı dünyaya, düşlerin dünyayı süslediği sözcük­ler kraterinde gidip gelirken. Eşdeş yaşamın soylu ahçılarıydılar onlar güçlerini renklerden aldıkları ve do­ğanın kremsi yatağına verdikleri. Yumuşatıp gevşe­ten, gevşetip özgüleştiren, özgüleştirip özgürleştiren bir ışıktı onlar. Büyülü ılık hava yavaş yavaş giydire­cekti dünyayı sembol yapmış kostümünü varoluşun dikiz aynasına ve öyle çaldıracaktı çalgısını serenat yapan âşığına. Küçük cennet büyüyecek ve mavi ge­zegeni yeşil beşiğinde uyutup büyütecekti sonrasız bir yaşamın yanm kalmış masalsı inşalarında. Gökku­şakları yağmur olup yağacaktı toprağın bir ucundan diğer ucuna. Sınırsız, zamansız ve kuramsız…

Masmavi derinliklerden duyuldu bir ses. Yumuşak, kavrayan, öpen ve coşturan.

Rengin en karasından gelip En beyazına gidiyorum

Uyku ve düş… Düş ve uyku Uyku düşü, düş uykusu Uykumun uykusunun düşü Düşümün düşünün uykusu Düş… Düş… Uyku… Uyku Düş içime uyku İçime gir ki; öldür bedenimi!

Düşsel saplantı sarıyor her yerimi Uyku akrep yüreğinde saklı bendini aramaktan yoruldun artık Etimden çekilmiş kara gölgem nehirdeki balık taştaki yosun Sendeliyor isimsiz kalmış şu kara oyun

Gizem… Gizi em… Gizi em Kaybeder ezelini

Ellerini ecelden çalan şu atıl âlem Yanılsama… Yalnızca mavi bir yanılsamadır Düşlerimde dönen eli dümensiz dörtgen ‘Düşlerimde dönen eli dümensiz dört gen…”

Rengime geri döndüm Sahibimin yelinden

Beni azat eden yemişler düştü ellerime Toprağın kokusunu şenlendiren Geçmişin geçmişe dönüşü gibi Kendine dönüp duran bir çemberdi Ayaklarımı koklayan nasırlı anılar Zamanın zincirleriyle bağdaş kurup oturan Ve gizli merhametler dilenen…

Bir daha arkasına dönüp

Bakmayan gözler düştü saçlarımın külünden

Azat etse de beni ölümlendiren...

SESSİZ DİRİLİŞLER

Yaseminler… Yasemin dolu düşler. Dizlerinin üze­rine çöküp göğün buyurgan sunağına kaydırdı gözle­rini. Uzun uzun baktı kendisine göz kırpan kimsesiz yıldızlara. Düşündü. Bilincinde yuvalanmış harf yu­maklarını çözmeye çalıştı. Başının üzerini aydınlatan ve giderek büyüyen ışığın serinliğini soludu derin derin. Sonra doğrulup eve doğru yol verdi yorgun bede­nine.

Kapısını açtı Esrarengiz Adam kımıltısız odanın. Samado’ya yaklaştı. Yatağının kenarına geldiğinde puslu gözleriyle ona baktı. Açılan üstünü örttü mavi battaniyeyle. Usulca yanaşıp yastığın üzerinde kalan sol yanağından öptü. Kıpırdadı Samado ve bu sefer sıcacık yastığın kenarı dikişli ve işlemeli zemininin izlerinin çıktığı sağ yanağını üste gelecek şekilde ser­best bıraktı. Uyanmadığına sevindi. Öteki yanağını da öpmek istedi ama yapamadı uyanır ve düşleri ya­rım kalır diye. Sadece içinden Tanrı’nın onu koruyup gözetmesi için dua etti. Sonra sessizce uzaklaştı odadan. Kuzinenin üstünde duran çaydanlıktaki kay­nayan sudan kırık saplı antika bir fincana su boşalt­tı. İçine iki çay kaşığı kahve koyup bir tatlı kaşığı bal ilave etti ve sonra karıştırdı. Dudaklarına götürerek yudumladı. Fazla sıcaktı. Memen işaret parmağını fin­canın kıçına değdirip kahveli suyun kendi vücut ısı­sına geçmesini sağladı. Dilinde ılık bir ıslaklık duydu yeniden yudumlarken Fincanını. Damağında hoş bir tat dolaşıyordu gözlerini- pencerenin uzağındaki ya­semin bahçelerinin geceyi biriktiren tülbentine değ­dirdiğinde.

Samado gözlerindekini bırakmaya niyetli değildi henüz. Ağzında dağılan lezzetli bir kurabiyeyi yer gibi izliyordu kendisine görüneni.

HER İZ

UPUZUN BİR YOLUNUZ

ÇATALLI AĞZIYLA BULUŞUYORDU

DÜŞLER SOKAĞI

Mutlu ülke iki uzun yıl geçirdi. Altın Bebek iki yaşı­nı geçmişti. Zaman bir hasat zamanıydı. Ekinler biçil­miş ve buğdaylar öğütülmek üzere değirmenlerin yo­lunu tutmuştu çuvallar içinde. Kağnılar, atlar ve trak­törler. Hepsi de bu işin erleriydi. Kağnılar ve atlar, da­ha az yorucu işleri yapıyorlar ve görevlerini bitirip, yi­yecek ve içecekle ödüllendiriliyorlardı. Atlar fazla ağır olmayan alet edavatı ve küçük çuvallar içindeki buğ­dayları taşıyıp dinleniyorlardı. Kağnılarsa sürülmesi gereken en küçük alanların içinde gidip geliyorlardı. Bunlar geleneklerin devamının en belirgin özellikle­riydi. Eskiyle yeniyi kaynaştırmanın en geçerli yönte­miydi mutlu ülke insanları için. Traktörse, en geniş alanları sürüyor ve en ağır yükleri taşımakta kullanılı­yordu.

İşlerinin en çalışkan ve üretken yardımcısıydı. Onu bu kadar güçlü ve verimli kılan bütün gücü çe­şitli enerjiler yağdıran yağmurlardan alıyordu. Yeryü­zünün dengesini bozacak her türlü üretimden uzak­taydı o ve düşsel bir gücün himayesinde insanın da­ha az yorulacağı dünyaya güzel ve kalıcı hizmetler su­nuyordu. Toprak çeşmelerden şarıl şarıl akıtılan suy- – la besleniyor, bir dahaki ekin işlemine kadar yumu­şaklığını korumuş oluyordu. Gelenek ve gelecek. Gi­rift kavramlardı ikisi de. Zamanla özdeşleşmiş, iki ba­sit ama ikiz anlamlı sözcük bütünüydü onlar. Doğay­la iç içe. İnsana yakın. Ve bağlayıcı bir öğe. Yaşanan ve yaşanacak olan. Kağnılar, atlar ve traktörler. Üçtarla dostu. Yoldaş… Yandaş… Ve sırdaş. Aynı edimin üzerinde yorulan Kader arkadaşlarıydı. Samado hep onlarlaydı…

Başak tarlalarının yanı başında binlerce sebzeden ve meyve ağacından oluşan geniş, alabildiğine uzun bahçeler görsel güzelliğiyle rengârenk bir pitoresk manzara oluşturuyorlardı insanı mest edercesine. Özenle ve gizlice yaratılmış olarak yeryüzünün ba en güzel yerine bırakılmış bir halleri vardı. Sanki bir kuş cennetiydi burası. Yıllarca bıkmadan çalışmış olan in­sanlar, eskimiş toprağı sürerek, yerine yenisini ve en bereketlisini koymuşlardı. Resim aradan geçen yılla­rın ardından daha da güzelleşmiş, türdeş bir enerji açığa çıkarmıştı. Biçimleyen, içimleyen, çimleyen ve imleyen. Samado yanlarındaydı… Binlerce renkte ve çeşitte uçuşan kuşlar. Ağaçtan ağaca konuyor ve ses­lerindeki şahane uyum, koskoca bir alanı kaplıyor, bütün âşıkları daha çok coşturup, duyarlı ve yorulmaz kılıyordu. Boşalan bir enerji sağanağıydı insandaki. Sonra yeniden kendi düzeneği içinde toplanan ve yi­ne patlamayı bekleyen sonsuz bir ikilemdi yaşadığı. Stratejik bir ikilem. Ve stok edilmiş bir özlemdi insan­da patlamaya hazır olan şey. Her dakika ve daima.

Yeşilliğin çeşnisi. Bitkinin toprakta elde ettiği güç… Doğanın verdikleri aldıklarıyla eşti ve kendi- içinde dengelemişti her şeyi. He kadar verirsen o ka­dar alırdın. Bir özdeyiş timsali gibi, koca bir alana ya­yılmış şaşaalı heybetini sunuyordu insanına doğa. Onunla sevişmesini bilmek, yaşamın değerlerini ka­bullenerek onu koruyup, gözetmekle mümkün olu­yordu. Sevgiliyi sever gibi… Memelerini öperek okşa­yıp, bekâretine bakirliğini verir gibi… Teninde gezi­nen elleriyle ona dokunarak tam ve tereddütsüz sa­hip olur gibi../ Onu baştacı yapıp kutsar gibi. Toprak kadındı. Güzeller güzeli bir kadın. Sevildiğinde, iyi bakıldığında ve ona ölesiye âşık olunduğunda, doğur­gan ve koruyandı. Ancak onunla sürgit bir sevişme, ekolojik hayata denge getirebilirdi. Kokular, renklerin meyve özlü yatağından çıkmış bu upuzun alabildiği­ne geniş bahçeyi kuşattıkça kuşatmıştı. Görsel cen­net önlerine konulmuş bir tabağın içindeydi sanki. Sürekli büyüyen bir tabağın. Doyumsuz ve eskimez masallarda yaratılan olağanüstü manzaralarla süslü altın bir tabağın. Sevgiyle harcanmış emek güzeldi. Hem de çok güzeldi.

Güneş Pelerinli Adam, büyük bir çınar ağacının al­tında oturuyordu. Başının üstünden uçuç böcekleri uçuyor, kimi altından uzun saçlarına, kimiyse yüzüne ve ellerine konuyordu. Belli ki bugün ona bir uğur ge­tireceklerdi. Belki bir armağan, belki de…

Çiçek Elbiseli Kadın gelip yanı başına oturdu ve onu dudaklarından ateşli bir şekilde öptü. Sonra yü­züne bakıp: “Seni seviyorum ve her zamankinden da­ha çok mutluyum. Seni sevmeyi hep daha çok iste­mek, beni tarif edemeyeceğim kadar güzelleştiriyor. Tenim daha keskin kokmaya başlıyor beni var eden çiçekle. Gençleşiyorum her yiten zaman sonrasında. Evet gençleşiyorum yaşlanacağıma. Benim güzel ve yüce savaşçım. Toprağın koruyucusu olan sonsuz aş­kım. Çocuğumun babası ve benim sevgililer sevgilisi sadık erkeğim.”

Güneş Pelerinli Adam, bu sözler karşısında ken­dinden geçmişti. Kadınına doğru yaklaşıp ellerini du­daklarının üstünde gezdirdi. Parmaklarını ağzının içi­ne soktu. Kaygan ve şehvetli diline değdirdi. Oynaştı onunla bir yılana dokunur gibi. Tükürüğüyle sevişti. Sonra ateşli bir öpücük kondurdu dudaklarına… Yi­ne… Yine… Yine. Defalarca öptü onu. Ağzının içinde eritmek istercesine dudaklarını. Kendini geri çekti. Mavi gözyaşları saçan saçlarını ıslanmış elleriyle ok­şayıp. bir şeyler söyledi sevgili kadınına:

“Sen çocuğumun annesisin ve benim sadık kadı- nimsin. Gözlerine her baktığımda sarhoş olup, uçu­yorum göklere. Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi oluyor. O eşsiz bedenin ve çiçek görünümlü dipdiri memelerin. Al uçlu, başıma yastık yaptığım, ağzıma emzik yaptığım memelerin. Teninden yayılan o hoş koku. Biçimli ayak parmaklann. Ah!.. Saçlarında uyu­yup kalmak. Onları örgüden bir yastık yapıp başımın altına koymak ve düşlere dalmak. Ne isterim ki ben bundan başka? Hangi güzellik bana senden daha faz­la yakışır? Sorarım sana ey! Çiçek Elbiseli Kadın. Aş­kın vatanı. Kaldır elbiseni göreyim artık şu çıplak be­deninde yatanı. Kadınlığın, bakirliğimi verdiğim ve karşılığında yüce bir oğul vermiş olan kutsa! bir su­naktır bana ıslaklığında kaybolup gittiğim. Sen, evet sen! En değerli varlığımsındır benim.”

Uzun bir sessizlik oldu. Sonra sessizliği bir ağlayış bozdu…

Meme açacaktı kaynağını ve süte boğacaktı onu sevişerek ağzıyla.

Altın Bebek, iki dut ağacı arasına gerilmiş olan bir hamağın içinde, usulca sallanıyor ve ellerini yumru yapıp anlamsız ama mutlu mırıldanışlar çıkarıyor.. Ağaçların hışırtısı onda hoş hisler uyandırıyor. Her hı­şırdayan seste yüzünde merak ve mutluluk gülümse­yişleri görülüyor.

Sesin bebekle sevişmesiydi yaşanan. Ses ona ken­dini her duyuruşunda, Altın Bebek’te ona karşılık gü­lüşünü sunuyordu. Bakir bir ortaklıktı bu. Kucaklayan ve tanıştıran…

GÖLGE VE REDENİM KEYİFLİ BİR TASVİRİ

Yaşlı horoz gösterişli bir edayla kabarıyor ve zayıf­lamış sesiyle şarkılar mırıldanıyor. Oturan yel uykuya dalan Altın Bebeğin uyanmasından rahatsızlık duy­muş olacak horozun ağzına sertçe dokunuyor. Sonra sesi iyice kısılıyor yaşlı horozun. Kısılan sesinin için­de gittikçe küçülerek varoluşundaki bedene geri dö­nüyor uyku anı bitinceye kadar! Uyandığındaysa daha çok duyarlı olarak deneyimliyor kendisine sunulanı. Teşekkür ediyor yele, çektiği cezanın aynasında kırı­şık gözlerine görünmüş olan adına.

Sokulgan mutlu hayvanlar. Yemyeşil bahçesi olan sevgiler evinin kendilerine aynlan geniş bir bölümün­de özgür ve korkusuzca yaşıyorlar. Hepsinin ortakla­şa söyledikleri şarkılar sahiplerine esenlik veriyor ve seslerinden çıkan nağmeler yeni bir varoluşla ödül­lendiriliyor. Ölüm yaşamın altında kalan dizgisiz bir sürecin başladığı yerde hayat buluyor yeniden. Tann’ nın bu Kusursuz evinde yaşıyor olmanın kendileri için ne büyük bir şans olduğunu düşünüyorlar.

Hayvanların harmanlanmış sesleriyle dinlenmek. İler harfe düşen onlarca hayvan ve yüzlerce yavru… Ve binlerce mutluluk ağacı… Hayvan ve insan gene­tik benzerliklerinin hayata geçebilen ölçüleri içerisin­de anlayışlı, sevgi dolu ve sadık iki dost olmuştur hep. Hem kendilerine hem birbirlerine. Bütün anlam­ların birbiri içerisinde yüzdüğü bu düşsel âlemde yal­nızca kendini aşmış ve ruhunu teslim almış bir insan içindir dostluk denen güzellik.

Güzel bahçe. Yeşil ve çiçekli bahçe. Meyveli bah­çe. Kokular üfüren yaratıcı bahçe. Petunyalar, Kasım­patılar, nergisler ve Ebegümeciler. Dikenli çiçekler. Develi dikenler. Çitlenbikler. Kaktüs aileleri. Papat­yayla çiftleşen osuruk otları. Ve Yasemin… Yasemin­ler…

Hüznü öldüren darbesini vuruyor burnuna insanın güzel kokulu soluk. Kirini silip atan soluk. Mavi başlı bir ördek yalpalaya yalpalaya yürüyor. Kaz yavruları annelerini takip ediyorlar. Turuncu ve kızıl renkteki alacalı tüyleriyle göz kamaştıran bir papağan, dalında yemleniyor. Bembeyaz tavşanlar havuçlarını kemiri­yor köşelerine çekilerek. Sevimli bir sincap yemiş ye­diriyor yavrusuna. Samanlar yığılı ahırın önünde geviş getirip duran inekler hallerinden oldukça memnun, olup biteni izliyorlar dikkatli gözlerle. Ağızlarında do­laştırdıkları tadın kaybolup gitmesini hiç istemedikle­rinden olacak, yiyeceklerini yavaş yavaş sindire sindi- re yiyorlar ve dünyayı gülerek izliyorlar sürmeli gözle­rinin arkasından. Şu insanlarsa her şeyi çok çabuk tü­ketmenin verdiği alışkanlıktan olsa gerek, kısa za­manlar içinde midelerini doldurup doldurup taşırırlar sakin bir doygunluğun uzağında kalarak. Et oburlar familyasından gelen bütün vahşi hayvanlar gibi sal­dırgan ve yok eden bir hayatı seçerler talihsizce. Ve belki de bu yüzden onlara daha çok benzerler her ge­çen zaman sonrasında. Otcul ruhları etçil bedenlerin­den arındığı sürece sakin, huzurlu ve daha çok sevgi dolu olacaklardır. Birazcık görebilseler ve birazcık se- çebilseler bedenlerine uygun olan giyeceği işte o za­man sonsuz bir rahatlama duyulacaktır ruhlarında mavileşen şarkılar boyunca. Düşsel, evet düşsel bir gevşeyiş bu; hiçbir canlıya zarar vermeden ve doğa manzaraları arasında uçarcasına kaybolup gidilen. Lekeli düşünce hastalığından uzakta durarak, Tan- rı’nm yarattığı uyumlu melodilere kulak verip dünyay­la sevişilen, her sevişme sonrasında kutsal sevgiliye gönülden teşekkür edilen ve uykuların yumuşak yata­ğına girilen. Düşsel bir gevşeyiş. Gevşeyen bir düş fır­çası bunlar, yumak yumak kuşatıp başkalaştıran.

Mavi bir at kişniyor. Olduğu yerde şaha kalkıp ya­vaş, kararlı adımlarla kendini beğendirdiğinden emin, kısrağının yanına ilerliyor. Genç ve güçlü bir at o… Ve istekli. Sesler seslerin içinden geçip havada yankılanıyor. Çiçeklere kuşlar konmuş. Ötüşleri hava­daki yankıya karışıyor. İnsanı tatlı bir düşün yatağına sürükleyen bir ses fırtınası bütün bir ovayı kaplıyor. Mutlu evin çoban köpeği havlıyor Altın Bebeğe doğru yürüyerek. Onun en güçlü koruyucusu ve bu ülkenin en şanslı köpeğinin kendisi olduğunu düşünerek göz­leri yarı açılmış halde Kendisine bakan Altın Bebeğe ninniler söylüyor. Uykunun onu derinlere çektiği bir anda etraf mum ışıklarıyla aydınlanıyor. Düşün atla­mış şekli güneşin bir parçasından kopmuş çeviriyor sayfalarını yazgının. Sapsarı tombul bir yavru kedi süt emiyor annesinin memesinden. Sonra ona kardeşle­ri de katılıyor. Anne yayıyor bedenini ot kokan topra­ğa. Çelişkilerden uzak bir zamanda banş içinde yaşa­nılan bu güzel ülkedeki mutlu evin bahçesinde, bir düş masalı anlatılıyor ressamın hünerli elinden.

Üzümler asma yapraklannın arasından sarkıp gü­neşe veriyorlar henüz olgunlaşmamış yerlerini…

Salkımlar ve üzümler Hepsinde ayrışmalar gizlenirler İnsanda kırılan yağmurlar kadar Geceye döner temiz kalmış hikâyeler

ÇİRKİN BİR BENZEYİŞ

Gözler büyümüş tanelerden fışkırdı Ölesiye zavallı kostümleriyle oynaşan kalabalık Dalların kırıkları arasından gülümsüyordu Acı ekşi ve tatlı

Mahkûmiyetin ağlayan resmi duruyordu havada

Yabanıllık üzerine takınılan her hüzün Yaşamı çirkinleştirendir aslında ‘

Gündöndüler güneşe dillerini uzatıyorlar. Güneş onları içine alıyor ve ateşten bedenine ıslaklıktaki se­rinliği yayıyor. Çekim gücü sonsuz bir uyumla anlamı­nı koruyan bu iki sevgiliyi gündüzden geceye doğru hareket eden sarhoşsu bir yolculuğa çıkanyor. Din­lenmenin esriksi tadı, ayışığıyla birlikte yayılıyor yer­yüzüne. Yüzler karanlığa dönüyor ama ışığını hiç yitir­meden. Ağaçların hışırtısı sürüyor. Dut ağacı yaprak­larını çınarınkiyle çarpıştırıyor. Çarpışma sevişmeye dönüşüyor.

Zaman, sevişmek, hep daha çok sevişmek zamanı

Yabani ya da evcil. Karanlıkçı ya da aydınlıkçı. Aç ya da tok. Ölen ya da öldüren. Gören ya da görünen ve alçalan ya da yükselen. Her şey ve hepsi için aynı olan bir sevişmek denklemidir zaman denen seviş- gen eylem. Aşklarımızla ve âşıklarımızla.

Zaman sevişmek, hep daha çok sevişmek zamanı

Yattığı yerden dışarısını seyrediyor Güneş Pelerinli Adam. Odasının penceresi açık. Ağaçlar, rüzgârlar. Hı­şırtılar kulaklarında geziniyor. Gökyüzüne bakıyor. Sa- mado’nun evlerine doğru yaklaştığını görüyor. Altın Bebek hâlâ uyuyor. Uykusunda hırıltılar çıkarıyor yo­la çıkacağından habersiz. Çiçek Elbiseli Kadın yanı başında durup onu seyrediyor, ninniye o da katılıyor. Sonra yalnız kalıyor; Açık pencerenin önünde büyüle­yici bir endamla duran Samado’nun onu almaya gel­diğini anlıyor Güneş Pelerinli Adam. Ona varoluş sah­nelerinde oynanan oyunları göstereceğini belirli işaretlerle anlatıp şans yolunun açılacağını söylüyor. Ebediyetle mükafatlandırılacak olan şans…

DÜŞSEL TAŞILIMA

Katılışın ve katlanışın öyküsü başlamıştı artık. Bir sesin vızıltısında hayat bulan yepyeni bir düş. uğurla­ma vaktinin geldiğini anlatıyordu son yolcuya. Gökyü­zü özgürlüğün çengel atılmış masum denizi gibi uzu­yordu Altın Bebeğin seyrinde. Ve o seyirde geride ka­lanlarsa Tanrı nın kurgusundaki sembolik melodiler­di. Güneş Pelerinli Adam ve Çiçek Elbiseli Kadın. Her ikisi de sabahın ilk ışıltılarıyla birlikte gözyaşlarıyla sevişiyorlar ve yağan bereketi toprağa armağan edi­yorlardı…

Sessizlik sesi yendi…

Tek bir inleyiş bile duyulmadan manzara kendini geleceğe bırakmıştı. Düşler uykularla yoğrulmuştu ve sevgililer hasretle bekleyeceklerdi zamanın geri döne­ceği anı. Yaşayan mavinin ölümsüz serüveni beyazla karanın barışmasından geliyordu ve Altın Bebek yol alacaktı bütüne doğru. Samado usulca kavradı onu ve yazgılar cehenneminden bırakılmış yüce özgürlük­lerin saltanatıyla dolup taşmış olan acılı izlerin yörün­gesine uçurdu. Titreşen savaşın kargaşadan kurtulan güzel yüzlü ak yeli, ölümden dirilip gelmiş kutsal aşk­ların kapanan karanlığına yansıyan ölünesi güneşten sağılmıştı ve evcimen göğün sonsuza uzayan köprü­sünde çözülmüş seyirlikler bekliyordu Altın Bebeği. Parıldayan bir hasret yuvasıydı gözleri. Biçimlenmiş bir evrenin yeşile doymayan düzlemiydi. Evrimini ge­rilerde bırakmış, sevgiler yutup duran canavar dünya­ya kalıcı misafirliğe doğru doğacak olan tuzlar deni­ziydi. Mutlak gücün arkasında güvenle ve umut dolu.

Gülümseyerek okşadı başını. Gevşeten bir okşa­yıştı bu. Uykulara daldıran ve en serin esen yelleri yanlarına çağıran. Zaman doğurgandı. Ucunda buca­ğında ne varsa onları bir araya getirip dokuyan ve üşüyen yatağına yorganını örtendi. Denge Altın Bebe­ğin kalbinde gizliydi kapısında oyuncaklann asılı dur­duğu. Onu açıp kapayacak olan da Düş Kuşu’nun kendisiydi. Buluşmanın kavuşmayla son bulacağı anı bekliyordu yakınlarında bir yerde. Gök ufunetli bil­meceleri yalayıp yutardı. Annenin gül tomurcuğunda­ki al uçlu memesinden ak sütler fışkırıyordu dudakla­rına Altın Bebeğin. Samado kendi beyazlığında apak olmuş bir düzenek içinde yayılan olağanüstü manza­ra karşısında yavaşça çekmeye başladı koca gövdesi­ni. Geriye… Geriye. Yavaşça, uyandırmadan Altın Be­beği. Sonra gökte kocaman bir ışık tüneline girip göz­den kayboluncaya kadar sürdürdü geriye çekilişini. Küçüldü, küçüldü ve tümden kayboldu bir noktanın içinden geçip giderek.

Mavi evinin yatağında uyuyan Düş Kuşu kapısının açıldığını fark etti. Kendisini boşluğa bıraktı. Binlerce mil yol alıp bitkin düşene kadar durmadı hiç. Ta ki çözülüşün yelinde uçup giden Altın Bebeği yakalayın­caya kadar.

Uçacak doygun bedenin

Mavi pelte bir okyanusun üstünde

İnatçı… Sere serpe utangaç

Masal büyüsüne kaptıracak

Olzlediklerini yaşanılanın

Süzüp gelecek dudaklarındaki zehlrl

Kararmış yılan

Oyacak toprağı çubuğuyla

Yuvalansınlar diye âşıklar mezarlara

Her ölümden sonra sevişerek patlatacak dölünü

Şarkılar söyleyen o âşıklar

Uyumun güzel yüzüdür

Ressamın elinden fırçalananlar

Düşlerden bedenlenip gelmiş bir yaşamın çılgın ve çocuksu serüvenine doğru uçuyordu Altın Bebek. Düş Kuşu onu olabildiğince karmaşık ye gizemli bir dünyanın şölensi sahnesinden içeri sokmuş, şekillen­mesi gereken yazgıyı harekete geçirmekte duyduğu derin huzuru havayı dövüp duran eşsiz güzellikteki kanatlarına yaymıştı. Her çırpılışta ışıldayan ve göz kamaştırıcı renkler saçan. Süt yeli, kıvrımlarını belir­ginleştirerek selam veriyordu yanından geçen kuşla­ra. Qün geceye döndü. Zaman yoruldu. Süt kesildi ve ayrıldı yelden. Kuşlar yuvalarına döndüler sessizce. Kımıltısız birsürecin.başladığı, gözetilen bu yolculuk­ta karanlığın süzgecinden geçip geldi Düş Kuşu. Ku­cakladı Altın Bebeği boşluktan çekip kopararak. Ür­kütmeden o yüzündeki şekerli gülümseyişi. Kımıltı sessizliğin kaynağına karıştı. Yol izsiz ve insizdi.

MAVİ BİR DÜŞ Tülünün

BOŞLUKTAKİ OVASIHDA AKIYORDU HAYAT

Griye çalmış bulutların ardında mavi bir ormanın Kendilerine doğru yaklaştığını fark etmişlerdi. Sonsuz özgürlükteki yellerin, çeşitli şekillerdeki esişlerini bir­birlerine gösterişlerini, sayısız türdeki kuşların renk cümbüşü olan giysileri içinde olağanüstü güzellikteki ötüşlerini, uzayın kâranlık kümelerinden yola çıkıp burayı ziyarete gelmiş galaktik bedenlileri seyre dal­mışlardı.

Göğün mavi ormanında kendilerini karşılayan bu büyüsel âlemin varlıkları, bütün dıınya ülkelerinin sonsuz çeşitteki yiyeceklerini ve şarkılarını sunuyor­lardı onlara. Hepsini yiyecek ve hepsini dinleyebile­cek kadar sınırsız doyumlarla sarılmışlardı. Mavinin eleğinden geçmiş bir cennetin tarifsiz duygulanmalar odağında yaşanan şu ölümsüz zaman gösterisi, aşk nağmelerinin çıldırtan haz serpintilerinde mutlu ve erişilmez esintiler yaratıyordu saf ruhlarda. Yanılgının çok uzağındaydı kalplerdeki ekilmiş diller. Sevginin işlenmemiş zamanı kayıtsız şartsız teslim aldığı bir yerdi burası. İkircikli düşüncelerin hayat bulmadığı ve yalın aşk şarkılarının gebeş bulutları bile zarif bir sev­gili yaptığı mavilikler tapınağıydı. Tanrı farklı dünyalar yaratmıştı ve her farklılığı uyumlu bir bütün içinde toplama kudreti vermişti canlılara. Göğü yerle seviş­tirmiş yeri gökle ölümsüzleştirmişti. Mavinin egemen- liğindeydi düşlerin soylu ve sulak hazînesi. Aynı insa­nın kalbindeki gizli hazine gibi. Yaşatan ve öğreten.

Altın Bebek, Düş Kuşu’nun kanatlarından usulca süzüldü aşağılara doğru. Binlerce rengi bedenlerinde taşıyan Kuşların Konuksever sunağında bembeyaz bir parıltıyla sallanan bulut salıncağına bindi. Bütün yel­ler ve kuşlar hep bir elden sallıyorlardı onu hızla. Öy­le bir sallanıştı ki bu; dünyanın her bir Kıtasını rahat­lıkla görebiliyordu yorulmaksızın. Ruhu muhteşem sarsıntılarla sarsılıyordu yerinden. Doyumsuz bir doy­gunluktu hissettiği. Dudaklarından, şimdiye değin hiç bilmediği dillerin anlamlı akıntıları dökülüyordu yer­yüzüne mırıldandığı şarkılarla. Açılmış ağzında kuşla­rın gagalarından gelen hiç tatmadığı yiyecekler sıra­lanmıştı teker teker.

Düş Kuşu, ödüllendirilmiş haya­tın bu güzeller güzeli mekânında, ancak yetişkin bir insanın yaşayıp anlamlar çıkarabileceği büyüsel su­nuluşların ortasındaki Altın Bebeğe baktıkça, sonsuz yaştaki ruhunu, dinlendiren ve mutlu eden bir sevgi seli kaplıyordu. Soyut kopuşlarla kendisini dengele­yen hayat, var olagelen tüm simgelerin mavi serüven­lere katılışıyla ölümsüz düşleri ham kabuğundan çı­karıyordu, ezeli bir sevgiliye dokunur gibi. Arzulanış dalgaları yükseliyordu göğün mavi ormanında. Hare­ket eden her şey Altın Bebeğin küçük bedenine yeni ve gizli güçler katıyor, onu öğretici dünyanın bakir boyutlarından geçiriyordu. Tanrı’nın gizli tünellerin- deydi saf ruhun meleksi yüzü, havadaki boşluktaydı sessizliğin vızıltısı. Ölçülü ve spontan. Yerdeki doy­gunluktaydı sesin şekli. Olgun ve dönemsel.

Mavi ormanın yağmur kaynağına doğru yola çık­mışlardı artık yaşanılanları geride bırakıp. Koyu renk­li bulutların yumuşak kayalıklarına geldiklerinde serin bir su kütlesinin göğün mavisini yutmuş resmiyle kar­şılaştılar. Yağmur denen şu hüznün akıntılarına kalp­lerindeki sevgi akışlarını verdiler. Qözle görülmeyen bir çift memeden fışkıran ak süt gibi yağıyordu aşkla­rı besleyip büyüten yağmur. Yıkandılar. Saatlerce yı­kanıp arındırdılar dünyanın birikmiş kirlerini kendi bedenlerinde toplayarak. Huzurlu bir okşanış duydu minik bedeninde Altın Bebek. Düşsel suyun berrak ve rahatlatan dokunuşları gözlerine Uykular Prense- si’ni çağırmıştı. Mavi gelinlikler içinde gelmişti Uyku­lar Prensesi. İnce ve biçimli parmaklarını onun çiçek görünümlü gözlerine dokundurmadan önce, yapraksı kulaklarına fısıldadı:

“Burası mavi sular cenneti olan ve bin bir çeşit mavi ağacın çiçekten bir orman oluşturdukları eşsiz bir yer. Sen buraya seçildiğin için getirildin. Boşluğun ipeksi yolunda gözün göremeyeceği bir çukurdadır burası. Kalbi temiz ve iyilikle dolu olanı çeker içine. Yeryüzünü denetler ve seçer ruhunda derin sevgiler yetiştirmiş olanı. Burada gördüğün bütün kuşlar in­sanlar tarafından kurban edildiler. Tanrı onları gökyü- zündeki cennetine kabul etti büyük bir sevgiyle. On­lar ki, mavi ormanı koruyan meleklerdir aslında. Ödüllendirilmiş olan saf ruhun bedenlenmiş şekilleri­dir sonsuz zamanın içinde bir görünen bir görünme­yen. Yellerse binlerce saf ruhun hep bir arada yaşa­yan boyutlarıdır. Onlarda meleksi bir güzelliğin biçim­lendirilmiş resimleridir yalnızca. Yapay olan her şeyi doğal olana dönüştürürler. Böylece seçilmiş dünya korunmuş ve yüceltilip kutsallaştırılmış olur. Eserler gönüllerince diledikleri yere; mekansız ve duraksız süzülüşler boyunca. Dünyayla hep sevişirler çeşit çe­şit örülmüş kokular saçan kostümleriyle. Şimdi kapat gözlerini ve Düş Kuşu’nun kanatlarına bırak kendini.

Tekrar açtığında yolculuğunun başka bir yörüngesinde olacaksın. Su, kalbini işleyen ve bedenini değiştirip güzelleştiren ilacındır senin. Tıpkı sevgi ve aşk gibi. Haydi yolun açık olsun. Düşler seni renkten renge so­kacak. Sürgit yolların masallar dünyasında başkalaşa­cak ve başkalaştıracaksın geçmişe, şimdiye ve gelece­ğe ait olanı dünya zamanı süresince.”

SÜRTÜnÜYOR SESSİZLİĞİn REFİKLERİ

GECEFİİn BÜZÜŞMÜŞ BEDENİNE

Sürekli koşmaktan yorulup susamış bir aşk bulu­tu, nehrin kıyısından kana kana su içiyor. Şişiyor in­ce gövdesi içtikçe suyu. Şimdi doygunluk anı. nehre teşekkür edip yavaşça doğruluyor ve gölgesi bol bir pamuk ağacının altında uykuya çekiliyor. Yaşam uyu­yarak daha da güzelleşiyor. Çünkü düşler temizliyor ruhları körleştiren kirleri; dinlenmiş ve yenilenmiş doğarak yeni güne…

Samado efendisiydi yellerin ve bulutların. Ona hep güçlü görünmeli, buluşma anına bedenindeki yor­gunluğu atıp gitmeliydi. Onu iyi edecek ilaç deniz ko­kulu düşleriydi. Aşkıysa masmavi ufuklarla sarmalan­mış, içine çeken ve serinliğiyle boğan denizdi.

Deniz ve düş. Söylenmesi en güzel dövüş. İkisin­de de kendinden geçilen ve sevişmelerinde yitip gidi­len. Kendinden geçerek ve sevişmelerde yitip gide­rek… Deniz ve düş… Esrarlı bir perdenin yarı aralık sahnesinden başını uzatıp seyircileri selamlayan iki şahaneler şahanesi oyuncu. Kulaklarımızın içinden geçip kırılmış çiçeklerini beynimizin soyut tarlasın­dan toplayan en büyük gökyüzü kumarbazı. Elimizin içine hediyeler tutuşturan. Arkamızdan gelen gölgele­rimizi nakışlayıp bataklık kuşlarının ötüşlerine fırla­tan.

Yakamoz, duvarın çatlamış derisinden dışarı çıktı­ğında, kayboluşun ressamı eline fırçayı alacağı zama­nın gelip çattığını anlamıştır artık. Yenilip yutulmuş serüven ayazı yosunlaşmış resimlerimizin ağlayan ço­cukluğuna geri dönmüştür. Deniz ve düş… Oynamak­tı bir yaşamın en güzel iki oyuncağıdır. Bizi dipsiz bir aşkın dev dalgalarıyla boğuşturan ve sonra güneşten kızarmış ateşli bir kumsala bırakıp uykulara daldıran.

DOYGUIY DİHLENİŞLER ZAMANI

Yukarılarda kocaman tekerlekli bir ak bulutun ma­vi dantellerle işlenmiş pamuktan döşeğinde, Düş Ku- şu’nun öncülüğünde uyuyan Altın Bebek, uçuşların en olağanüstüsü olan, savaşlara meydan okuyan ve kendi gerçeğini arayan bu yolculukta, nehrin sularına bırakılacağından habersiz, yazgının şekillenişine doğ- ru sessizce ve Düş Kuşu’nun ötüşündeki ninnilerle ilerliyordu. Doğanın, dünyanın bu seçilmiş bölgesin­de geçmişlerin tozlarından sıyrılmaya çalıştırıp varo­luş sürülüşlerine koşullandırdığı insanını, tek bir ağa­cın kutsal bedeninde şekil almış ruhların yaşayışları gibi cennetine kabul etmesi, onun ölümü tanıması ve onu aşmasıyla olacaktı ancak. Kesitler, farklı âlemle­rin tek bir bütünde mutlak olan tesadüfü, insanın varoluşundan ölümüne kadar bir kurgu üzerine oturt­muştu. Bilinmeyen, aslında çok yakından tanıdığımız kendimizde olandı. Bilincimizde kimi zaman masum kimi zaman canavarlaşan özümüzdü. Özümüzdü üzen ve hüzünlendiren. Sonra zift karası bir günahlar madalyonunu kalbimizin yapraksı boynuna geçiren…

Su kutsayan ve doyurandı. Büyülü şarkıların ses­leriyle yüzüne renk gelmiş bir dünyada kutsanan ve doyurulandı su.

Düş Kuşu’nun büyüleyen ötüşü. Altın Bebeğin çev­resini saydam bir camla kapladı. Elmasın ikinci rengi olan kırmızı, nehrin yüzeyini kuşattı ve Altın Bebek Düş Kuşu’yla birlikte nehrin derinliklerine daldı. Ön­de konuklarını ağırlamanın mutluluğuyla kıvrıla kıvrı­la yüzen sazanlar, yeşil saraylarına vurmuşlardı rota­larını. Ortada Düş Kuşu, saydam camın mavi dantel­lerle işlenmiş pamuktan döşeğinde uyuyan Altın Be­bek ve arkalarında onları izleyen köpek başlı kadın vücutlu sevgililer vardı. Bir üçgenin birbirlerinden çok farklı uçuk sembollerle süslenmiş noktasında, üç ayrı yaşam, zamanın kısalan ipinde düşmeden yürü­yebilmeyi ve başka bir düşe ulaşmayı istiyordu.

Altın Bebeğin boynundaki elmasın, ilk rengi ve ilk gerçeği olan doğum ilk beyazlığın parıldayan teninde yaşanmış her şeyi nehrin soğuk suyunda yıkıyor, on­ları büyülü ışığıyla yarattığı girdabın kuyusunda mev­simlerin dönüşü gibi döndürüyordu. Kutsal kasırga­nın dizginlerinde koşan atların çektiği kara zindanlar.

beyazlaşmış elleriyle özgürlük bağışlıyordu dünyanın bütün kölelerine. Yoksulların ve açlık çekenlerin zen­gin nimetlerle ödüllendirildiği, hastalığını yenmiş ol­manın gururunu taşıyan tablodaki resim, ressamının dünyaya bahşettiği cennetin kardeşiydi.

Savaşı yenen barışın soyut ressamıydı Tann’nın evinden çıkıp gelen kişi. Kendisini hep gizleyen. Giz­ledikçe, kendi olanı özünde izleyen. Tanrı büyük bir düş yaratmıştı ve o düşü başka düşlerin bahçelerine salmış, sonsuz sevgiye giden yolu herkese açmıştı. Tapınmanın bedelini sevgi ya da sevgisizlik ödeye­cekti. Olumlu ya da olumsuz, iyi ya da kötü. Aşklar ölümsüz halatlardı. Sonun altına imzasını koyan ilahi­ler kalemiydi. Ebediyetin değişmez sevgililerini bulan ve yaratan oydu. Yaşamın kusursuz olması gerekiyor­du yazılmış bir şiirin kusursuz okunması gibi…

Bedenim değişsin

I

Telaşsızca geçilsin mavi mezarımın üzerinden Dört iklim yaşamış dilimin adaleti Sonra susmuş TanrTyı bulmuş…

Güzel bir çift dudağın övülüşünde Boğulmuş soluğum

Çünkü ben “Meleklerin gözyaşlarında yoruldum Kini aidi bilmem tahtını senden Ve kim vururmuş görmem âşıkların düşlerini Elimden gelse güzeli çirkinleştirmem Değişsin bedenim

Telaşsızca geçilsin mavi mezarımın üzerinden

Ay bir sevgili gibi okşadığında tenimi Ölümün bebeksi eli bana seni getirsin Giz doğsun ve batsın Yıldız meşaleleri saçlarımda yansın Şölenlerle geçilecektir güneşin evinden Sıyrılırken âşıklar yorulmuş bedenlerinden Hayatta kalırsa eğer celladın şu kanlı baltası Akacaktır içimdeki şu dünyanın şekerli boyası Dört iklim yaşamış dilimin adaleti Sonra susmuş Tanrı’yı bulmuş…

Yoktur gözlerimi iyi edecek

Kanatlarını cennetime açıp

Ölümleri buluşturan düş meleğimden başkası

Felaketler gelmez başınıza

Saydam deniz durgun aktıkça

Düşman olan dişimizdir

İçimizde yatar hep aşkımız

Uyur gözlerim sallanan bir düşe doğru

Yılanın büyüleyen sesi ben ölürken doğdu

II

Giz doğar ve batar Akışını seyreder nehir aynada Bilinmezleri yaratan Tanrı’yla konuşarak Girer ak tapınağın evhamsız toprağına Sahne yaşlı… Başlangıca giden yol üç başlı Âşığın yarasını kapar sevgilinin acı merhemi Gözlerden çıkar hep gökbaşlı gözyaşı…

Ve düşlere bırakır karanlık gezegenini

Bedenim değişir

Telaşsızca geçilir mavi mezarımın üzerinden

Sana doğru gelir yüzümdeki gizde kaybolup giden

‘Düş Kuşu’

Açarak kanatlarını sökülmüş yellerden

SERİLİLİK RESİMLERİ

Su zamanıyla mevsim güze döndü ve ikiye bölün­dü. Vahanın sıcağı suyun gücünden habersiz, tembel­leştiriyordu canlıları. Doğa yağmura istekliydi ve yağ­mur vazgeçilmez bir parçasıydı doğanın. Sazanların lideri kırlaşmış saçlarını toplayarak kapısını açtı yeşil saraylarının. Tüm zamanları belirleyen, yazgının anahtarını taşıyıp, kapıları açan ve kapayan üç renkli elmastı. Düş noktasındaki mavi oyukta kilitli olan ka­pı açıldığında Altın Bebeğin boynundaki elmas üç yı­lan başı tarafından ısırılacaktı üç rengin karşıt renkle­ri olan yılan başları tarafından. Kumul raksını bırakıp gizin kuyusundaki gölgesiyle birleşen Elmas Sırtlı Çın­gıraklı Yılan büyülü sesinin yaladığı esrarlı aynada bö­lünmüştü üç yılan başına. Onlar kavuşumun tatlı meyveleri olup düşe yeni bir yaşam vereceklerdi. Bu Altın Bebeği felaketlerden ve kötü talihten koruya­caktı. Elmasın ikinci gerçeği olan yaşam kanadığında kırmızı akrep kendi zehîri ile yok olup gidecek, yazgı özgürlüğüne kavuşacaktı. Zehire karşı panzehir. Sa­vaşa karşı barış. Denklemin kurtuluşuydu asıl olanın kendisiyle hesaplaşması.

Su kanyonu doyumsuz manzaralarla yön veriyordu kafileye. Sazanların reisi durdu. Önlerinde yükselen yeşil sarayın bahçesini işaret etti Düş Kuşu’na. Dev bir istiridye kabuğunu açtı ve içinden dışarıdaki güne­şe benzeyen bir güneş çıkarttı. Konuklarına ikisinden birini seçmelerini istedi. Düş Kuşu Altın Bebeğin cam fanusunu bir gaga darbesiyle kırdı ve Elmas Sırtlı Çın­gıraklı Yılan’ın büyülü sesi duyuldu o anda. Ninni bir uyanışın habercisiydi. Altın Bebek Tanrısal bir güçle donatılıp konuşmaya başladı.

“İkincisini seçiyoruz. İstiridyenin içinden çıkanı.”

Sonra bir ışık halesi sardı önlerini. Kirlenen yaşa­mın yıkılası değerleri, günahlarını yargılıyordu sessiz­liğin sihrini bozarak. Kavuşum gerçek olmuştu. Düş Kuşu eski bir zamanı yaşanılan anın kuyusuna batır­dı. Paslanmış kovadan dışarıya taşanlar kuluçkaya ya­tıp içi boş yumurtalar veren şişman tarihler oluyordu. Yüzünde lekeler biriktiren, yıkansa da arınıp temizle­nemeyen. Altın Bebek’se gözlerini kaçırmadan izli­yordu, küre şeklindeki küçük bir su bulutunun ak perdesinde oynatılan kısa metrelik filmi!

Düş kendi boyutunun dışına çıkıp yaşayan tüm düşleri ipliğe dizilen boncuklar gibi uyumlu yörünge­lerden geçirecek, nesnel ve tinsel bezenişlerle dürtü- lenmiş hayatı düşlerin var olduğu kente doğru hiç beklemeden sürükleyecekti. Kurgucu yapılandıran ve oturtandı. Yaşamın farkındalığının farkına varandı. Deneysel deneyimleri olan bir maviler büyücüsü ve mantıklar tüccarıydı. Saydam dünyaya verimli düşün­celer satıp tadı hoş yiyecek ve içecekler alan bilginler kralıydı o. Çözlerine tüneyen dünyayı bir gündüze bir geceye doğurup batırandı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

İbrahim YAVUZ Kişisel Blog 2012-2018 ®